LALE NESİBOVA; 31 MART

LALE NESİBOVA; 31 MART "TÜRK SOYKIRIMINI " YAZDI

31 Mart Soykırımı

Gözlerinizi kapayınız lütfen. Karanlığın etrafınızı sarmasına izin verin. Kulaklarınızı kabartın, uzaktan bir çocuğun ilk ve son feryadını duyuyorsunuz. Mideniz artık kan kokusunu hissetmekten bulanmaya başlamış. Tam yanınızda birlikte gülüp oynadığınız çocukluk arkadaşınızın cansız vücudunu görün. Bir annenin bebeğini daha kucağına alıp sarmalayamadan koklayamadan verdiği soluğun soğukluğunu hissedin. Şu an sıcak bir odada, ailenizle,arkadaşlarınızla olmanıza rağmen ürperen tüylerinizi, kesilen nefesinizi ve hızlanan kalbinizi dinleyin. Bu daha anlayabilmemiz için basitleştirilen anlamsızlaştırılan kelimeler. Şimdi o soğuğu hissediyor musunuz? Anlıyor musunuz ailesi gözleri önünde katledilen bir çocuğun kabuslarını? Bir babanın son nefesinde yavrum dediğini duyuyor  musunuz? Evladı katledilen annenin bilmeden sızlayan kalbinin atışlarının durmasını anladınız mı?  İçinizi bir acıma duygusu muhakkak fethetmiştir. Şükr etmişsinizdir halinize, orda olmadığınıza. Peki daha en büyük günahı annesinden izinsiz erik yemek olan bir çocuğun suçu neydi? Vatan diyen o babanın suçu neydi? Daha yeni evlenmiş o çiftin suçu neydi? Son ağabeyini de savaşa kurban veren kardeşin suçu neydi? Bir Türk olmak mı? Bir müslüman olmak mı? İnanmak mı? Yurdunu terk etmeyişi mi? O zaman suçluyuz. Daha milattan önce, hayat denilen bu dramatik tiyatro sahnesine çıkan atalarımızla başlamıştır bu suç. Gururumuz olmuştur yüzyıllardır. En büyük fedekarlıklarımızın, şehitlerimizin, hayatımızın sebebi olmuştur. aynı o insanlar gibi. Aynı Çanakkale deki şehitlerimiz gibi, 31 Mart soykırımı gibi, 20 Ocak gibi, Hocalı gibi. Neden hep bizi buldu bu vahşet? Neden hep bizim kansı gözyaşları dökmemiz gerekiyor? Nasıl kendilerinde o acizliği buldu düşman adını almayacak kadar namert olanlar? Savaş adı altında nasıl göz yumdular bunca olanlara? Büyük hayallerle başlayan hayatları nasıl vahşetle lekelediler? İnsan değil miydi bunları yapan? Yoksa kötülüğün can bulmuş hali mi? Tarih mi bize bu anlatılanlar? Yoksa bir ailenin son nefesinin hayali mi? Bu anlatılanlar vahşet, açgözlülük, senin olmayana göz dikmek. Bu olanlar tarihin tekerrürü sadece. Tekrarlanan tarih. Tekrarlanan soğukluk. Tarih bir kitap ise o kitabın her sayfasında bir düşman namertliği vardır muhakkak. Yüzler farklı, kelimeler farklı, yıllar farklı, hareketler aynı, katledilen insanlar aynı, feryatlar aynı, gözyaşları aynı, gidenler aynı. Kelimelere sığamayan o duygular aynı. Tutulan yaslar aynı.

Kendi ana yurtlarından sürgüne gönderilen halk, toplu katliamlar, aşağılanan ve köleleştirilen Azerbaycan Türkleri 20.ci y.y. en dehşet verici sayfalarının baş rolleridir. Ermeni halkının "Büyük Ermenistan" adı altında galeyana getirilip yerli halkı yani azerbaycanlıları toplu şekilde katletmeleri, kan dökerken bundan zevk almaları ve bu tür olayları ört bas ederek Azerbaycan halkının üzerine bir çok boş ve lüzumsuz iftiralar atarak yaptıklarını haklı çıkarmayı oldukça iyi bir şekilde başarmıştılar. Sadece Azerbaycan sınırları dahilinde değil diğer bir çok ülkenin sınırları dahilinde Azerbaycan köyleri göz kırpılmadan, tereddüt edilmeden yakılmış, yağmalanmıştı. 1918 yıllarda artık buna daha fazla baş eğemeyen, susamayan, gerçeklere uyanan halk isyanlara başlamıştı. Dünyanın bir çok yerinde bu tür tacizlere, eziyetlere boyun eğmekten kaçan, baş kaldıran halk artık bariz bir şekilde tehdit yaratmaya başlamıştı. Düşman tarihin bir kitap olduğunu biliyordu aynı bizim gibi ama onun farkı o kitabın dilini çoktan çözmüş olmasıydı. Türklerin baş kaldırmasına izin vermemesi gerektiğini anlamış, korkmuş ve bunun için kendince bazı önlemler almıştı. Düşman yine namertliğini göstermiş, Azerbaycan halkının en kutlu bayramında yaşatmıştı onlara vahşeti. 30 Marttan başlayarak Bakü'nün her yerinden kan kokusu gelmeye başlamıştı. İnsanlar dışarıda geziyorlar diye evlerinde oturuyorlar diye kurşuna diziliyor, işkencelere maruz kalıyorlardı. Aslında bu vahşetin asıl sebebi bu topraklardan bu milletin temelli yok olması, mahvedilmesiydi. Her yerinden neşeli, hayat dolu sevinç nidaları yükselen bu sokaklarda annelerin çocukların babaların kulak tırmalayan, can acıtan ve kan donduran bağırmaları hükmediyordu.

Sesler kesildiğinde ise bitti diyordun, bir can daha gökyüzüne süzüldü tüm saflığı ve masumluğuyla. Sırf müslüman diye bolşevik olmasına rağmen öldürülenler vardı bu yollarda. O dönemlerde en zayıf ve zarif halka olan 37 kadın şimdi tahmin bile edemeyeceğimiz işkencelere maruz kalmıştı. Taşnakların tek bir amacı vardı. Bu toprakları benimsemek. Değil kadın, erkek, çocuklara bile acıması olmayan varlıklardı. Yakıp yıkıp kül edip, gece evlerinden sürükleyerek öldürüp, bayram eden varlıklar. Yangın yeriydi her kesin içi. Kendi vatanlarında tarihin gördüğü vahşetleri yaşamışlardı. Sürüklenmiş, kurşuna dizilmiş, işkencelere maruz kalmışlardı. Sadece Bakü değil, Guba, Şamahı, Lenkeran, Zengezur, Nahçıvan, Karabağ yaşamıştı bu acıyı. Vatan yaşamıştı. her verilen şehitle vatan bir az daha ağlamıştı. Kendisinin verdiği canı daha insan bile denmeyen varlıklar hangi yollarla alıyorlardı. Canı yanmasın da ne yapsın vatanın? Yere düşen her yağmur damlasıyla ağlamıştı vatan. Toprağına düşen her kan lekesiyle ağlamıştı, vatan sağ olsun diye bağıran her evladıyla feryat etmişti vatan. Bir kişinin bedeninde değil bir milletin kalbinde yaşamı sonsuzlaşmıştı onca insanın.

              Peki nereye kadar susacak kalbimizdeki onca can? Ağırlaşmaz mı her geçen gün yükümüz? Hareket edecek gücü yüzyıllar geçse bile bulabilir miyiz içimizde saklamaya? Neden hala siyahlar giyiyoruz? Neden hala yastayız? Neden izin vermiyoruz ruhları rahatlasın? Nereye kadar Allah havale edeceğiz bunları. Her geçen gün artmaz mı boyun borcumuz? Nasıl katlanırız bunca yüke? Neden yükleniyoruz bunca yükü? İntikam almak varken, neden susuyoruz? Hesap sormak varken, neden Allaha havale ediyoruz? Bir daha duyulmayacak o kahkahaların kesilmesinin sebebini neden hala sormadık? Yıkılan düşlerin hesabını neden hala sormadık? Bir asırlık yas yetmedi mi? Siyahlar içinde yas tutmayı bırakmanın zamanı şimdi değildir de ne zamandır? Zamanı çoktan gelmedi mi "neden" demenin? Çoktan geldi de geçiyor. Yas havanızı artık bırakın, ağlamayı bırakın artık 100 yıldır hep aynı acı, hep aynı yeminler. Zamanı çoktan geldi hesap sormanın. 31 Mart'ta olanlar 20 Ocak'ta tekrarlanmadı mı? Yine aynı şekilde susturulmaya zorlanmadık mı? Baş eğmiyoruz eğmeyeceğiz ama artık yükümüz dayanılmaz, ağır. İzin verin ruhları refaha kavuşsun. Bu günleri sadece yas olarak hatırlamayın, sorulması gereken soruları hatırlayın.

 

                                                                                        Lale Nesibova    9/A

Güvenlik Kodu *
CAPTCHA Image